TRAKYA’DA CEYLANKÖY’DEN

ORTA ANADOLU’DA GÖRE’YE…

Sende bilmediğim rüzgarlar esiyor

Bilmediğim vadilerden geçerek

Bir dağ serinliği bırakıyor yüzüme

Yüreğime sonsuzluğu ve böğürtlen tadını                                                                      

 

Sende görmediğim tarlalar uyanıyor

Başka bir yaz güneşinde

Denizi ve ormanları kamulaştırıyor öpüşlerin

Ekin kokuyor geçtiğin yerler

 

Gözlerin yıkmanın iki ucu

Yangınlar çıkarıyor gökbitiminde

Yeni yollar açıyorsun yeni yaşamalara                                                                    

Sende halkım bilinç halinde (*)

 

Yıl 1960.

Aylardan haziran.

Ortaokul öğrencisiyiz. Dersler sona ermiş; yaz dinlencesi başlamış.

Ülkemiz 27 Mayıs TSK harekatıyla yeni bir döneme geçmiş. Askeri idare var . Eski Demokratlar Yassıada’da yargılanmayı bekliyorlar. Radyo dinliyoruz, haberleri izliyoruz, gazeteleri, dergileri okuyoruz; ama siyasal durumun ne olduğunun tam bilincinde değiliz.

 

Göre’de, Yaş öbeği 11 ile 15 arasında çocuklarız . Hüseyin, İbrahim, Mustafa (Güney), Naci ve Mustafa (Kaya), Mehmet (Metin), Mehmet ve Ahmet  (Özburun), İlhan, Bilge, Ali Osman (Çivilikaya) … Güzel geçiyor yaz günleri. Hava ısındıkça İvrişi’de göleklerde çimiyoruz. Harımlarda ham ,göğ elma dişliyoruz. Daha akça armudu gerelmemiş. Yukarıya, bağlara çıkıp çağla yiyoruz, dişlerimiz kamaşa kamaşa. Sabırsızlık; zerdaliler bir sararsa, tadlansa da doya doya yesek !..

 

Göre’de, belki Nevşehir’in içinde yaşayan arkadaşlardan daha çok ilgiliyiz gazetelerle, dergilerle. Babam Cumhuriyet, Osman amcam Ulus, Ahmet dayım Hürriyet alıyor her gün. Ayrıca Akbaba, Bütün Dünya, Tarih-Coğrafya Dünyası, Akis, Kim gibi dergiler de elimize geçiyor. Hamdi ağabeyim düzenli olarak Hayat alıyor. O okuduktan bir hafta sonra da biz gözden geçiriyoruz. Ankara’dan Yücel ağabeyim arada sırada bize PTT yoluyla kitap, dergi gönderiyor.

 

Bir gün, bir haber bizi telaşlandırdı.

“ Goşun , goşun ! Kitap dağıtıyorlarmış.”

Sami Oğuz , muhtar olan Osman Amcamın yardımcısı ya da Köy İhtiyar Meclisi Üyesi. Onun evindeymiş dağıtım . Koşa koşa vardık. Avluya varınca gördük ki, bir ağacın altında, iki tahta bavul içinde kitaplar var.

Kim verdi, niye verdi, nasıl oldu da buraya geldi.

“ Üzümünü ye, bağını sorma !”

Sami Oğuz, gülerek başında duruyor bavulların.

Bir ikindi serinliği. Kitaplara saldırdık.

“ Herkes bir tane alacak,” dedi Sami ağa.

Küçük bir kitap gördüm. İlk anda bir kilim parçası sandım. Baktım, Kapağı kilim desenli. Varlık yayını. Adını okudum: “ Çarığımı Yitirdiğim Tarla”. Kararsız kaldım. Alsam mı acep? Daha iyileri de vardır belki. Hepimiz birer tane seçtik. Tahta bavullarda daha birçok kitap var. Aklımız  o kitaplarda kaldı.

Evlere dağıldık.

 

Sedire oturdum. Okumağa başladım. Trakya kırlarının, Ergene bozkırlarının, Kepirtepe’nin  havası doldu birden odaya. Mehmet Başaran adlı yazar çocukluğunu, yeni alınmış bir çift çarığını nasıl yitirdiğini, sağanak yağışı, selleri anlatıyordu. O zamana değin, köy yaşamı da yazıya dökülür müymüş? Ne var ki yaşadığımız tekdüze köy ortamında, diye düşünürdük. Kerime Nadir’in, Muazzez Tahsin Berkand’ın, Ethem İzzet Benice’nin romanlarını okuya okuya, yalnız İstanbul anlatılır, sanıyorduk.

 

Türkçe öğretmenimiz Ahmet Özdemir neden tanıtmamıştı acep bu Trakyalı yazarı? Ders kitaplarına tümüyle bağlı kalınca, elbette, tanıtamaz öğretmen ve öğrenemez öğrenci böyle bir yazarı.

 

Okuyup  o gece, bitirdim kitabı.

Sonra Hüseyin ile değiş tokuş ettik onları.

İkimizden başka kitap alanlar ne yaptılar,  okudular mı, beğendiler mi, köyün o dağdağasında, öğrenemedik. Muhtar Osman emmim, Hüseyin’in babasıydı. Bu kitapları kimin gönderdiğini sordum. Gülümseyerek anlattı.

“ Nevşehir Belediyesi’nde Fen İşleri’nde çalışan bir mühendis okuma hastasıymış. Bekar yaşamış burada. Radyodan başka hiçbir şeyi yok. Oyun bilmez, kahveye çıkmaz, alem eğlence tanımaz. Sürekli okurmuş. Geçen hafta istifa etmiş. Fakat, memleketi İzmir, gidecek, demiş ki, bu kitapları okudum ben. Yalnız gecelerimde bana iyi birer arkadaş oldular. Götürüp de ne yapayım ? Belki, onları okuyacak ilkokul, ortaokul çocukları çıkar. Remzi Rehber öğretmenle tanışırlarmış.  Remzi Beyin babası Ahmet Ağa’nın bakkal dükkanından alırmış gıda maddelerini. Ona söylemiş düşüncesini. O da bana haber verdi.” Hüseyin , Emrullah, diger çocuklar okusun bunları,” dedi.  “İyi olur, bizim çocuklar sever okumayı, Göre’ye götürelim,” dedim. Traktörün vagonuna attık iki bavulu, getirdik. İşte böyle.”

 

Fakat, belki o zaman önemsemedik. Sormayı, öğrenmeyi gereksiz gördük. Kitaplarını cömertçe armağan etmesini bilen, köy çocuklarının tekdüze yaşamını elvanlaştıran bu mühendisin adını öğrenemediğime hala yanarım. Belki yaşamını İzmir’de, Çeşme’de, Foça’da sürdürüyor da olabilir. Göreli çocuklardan O’na selam olsun.

 

Remzi Rehber  benim ilkokul ikinci sınıftan öğretmenimdi. Güzel, düzgün, yanlışsız yazmayı bize o öğretmişti. Okuma alışkanlığını bize o kazandırmıştı. Şimdi, bir iyilik daha  yapıyor, bizleri unutmadığını gösteriyor, okuma sevgimizi körüklüyordu. İyi eğitimcilik, güzel rehberlik budur işte. Dükkana bırakılmış iki bavul kitap; istese evine de götürebilirdi; kendi kitaplığı varsıllaşırdı, kim arar, kim ardını kollardı !

 

 

 

 

“ Çarığımı Yitirdiğim Tarla” bir başlangıç oldu. 1955’te yayımlanan bu kitaptan sonra Başaran’ın şiir kitapları da olduğunu öğrendim. Düz yazıları, öyküleri kadar şiirlerini de severek okudum. Hangi yayınevi hangi kitabını çıkarmış, izledim ve aldım. Bakıyorum da şimdi, bir bölümü Ürgüp’teki evimde, bir bölümü Diyarbakır’da pek çok kitabını biriktirmişim: Ahlat Ağacı, Karşılama, Kocakent, Pıtraklı Memleket, Gök Ekin, Nisan Haritası, Günler Tuz Rengi, Meşe Seli, Yüreğin sesi Zeytin Ülkesi, Aç Harmanı, Sürgünler, Tonguç olu, Pir Sultan Ölür Ölür Dirilir, Elif Diye Bir Türkü…

 

“ Bir kitap okudum, hayatım değişti,”

Bunu söylerken kimileri alaya alır, gülerler. Fakat, doğrudur; insan yaşamında bir kitap, değişimin, dönüşümün başlangıcı olabilir. Kitap deyip geçmeyelim.

 

…………..

 

* Başaran, Mehmet. 1975. Güzelleme (s.10). Gök Ekin. Cem Yayınevi. İstanbul